Yazı Başlığı: İslamiyetten Önce Arabistan
Eklenme Tarihi: August 4, 2007
Kategori: peygamberimizin_hayati
İslamiyetten Önce Arabistan
1 - GİRİŞ
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde, Mekke
şehrinde doğdu. O'nun hayâtını ve insanlık târihinde yaptığı büyük inkılâbı
kavrayabilmek için, yaşadığı asırda Arabistan'ın genel durumunun ve Arapların
yaşayışlarının, ana hatları ile de olsa, bilinmesinde fayda vardır.
İslâmiyet'ten önce Araplar, henüz millet hâline gelemedikleri için; kabîleler
hâlinde yaşıyorlardı. Her kabîle, diğerlerinden ayrı bir devlet gibiydi. Kabîle
başkanına "Şeyh" deniyordu. Hicaz ve Yemen bölgelerinde bazı şehirler kurulmuşsa
da, genellikle çöllerde çadır ve göçebe hayâtı geçiriyorlardı. Hicaz bölgesinde
üç önemli şehir, Mekke, Yesrib (Medine) ve Tâif'ti. Mekke'de Kureyş Kabîlesi,
Tâifte Sakîf Kabîlesi, Yesrib (Medine) de Evs ve Hazreç adlı Arap kabîleleri ile
Kaynukaoğulları, Nadîroğulları ve Kurayzaoğulları olmak üzere üç yahûdi kabîlesi
bulunuyordu. Diğer kabîleler genellikle göçebe idiler.
Kabîleler arasında kan davası ve sınır anlaşmazlıkları gibi sebepler yüzünden
savaş eksik olmazdı. Yalnızca yılın dört ayında (Muharrem, Recep, Zilka'de ve
Zilhicce aylarında) harbetmezlerdi. Bu aylara "eşhür-i hurum"(1) (savaşılması,
kan dökülmesi haram olan hürmetli aylar) denir. Bu esnâda, bütün kabîleler
güvenlik içinde seyâhat edebildikleri için, genellikle büyük panayırlar bu
aylarda kurulurdu. Mekke'nin hâkimi, Kâbe ve civârındaki putların koruyucusu
oldukları için Kureyş kabîlesi, diğer bütün kabîlelerden saygı görürdü. Bu
sebeple Kureyşliler, senenin her mevsiminde diledikleri yere seyâhat
edebiliyorlardı.(2)
Hicaz bölgesindeki panayırların en önemlileri, Mekke civârında kurulmakta olan
Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarıydı. Bu panayırlara ülkenin dört bir
yanından akın akın gelenler arasında satıcılar, iffetsiz kadınlar, şâirler,
hatipler, kâhinler ve çeşitli dinlere mensup kimseler de bulunuyordu. Tâif'le
Nahle arasında kurulmakta olan Ukaz panayırında, şiir yarışmaları yapılır;
beğenilip derece alan şiirler, Kâbe'nin duvarlarına asılırdı. Bu şekilde Kâbe
duvarında asılmış olan yedi ünlü kasideye "el-Muallekatü's-seb'a" (Yedi Askı)
denilmiştir.
Müslümanlıktan önce, Arapların çoğunluğu putperestti. Yapmış oldukları bir takım
heykellere ilâh diye tapıyorlardı. En önemli putlar, Hubel, Lât, Menât, Uzzâ,
Vedd, Suva', Yeğûs, Yeûk ve Nesr adlarını taşıyanlardı. Mekke'de Kâbe ve
civârına 360 kadar put yerleştirilmişti. Her kâbîlenin ayrı bir putu, her putun
özel bir ziyâret günü vardı. Böylece yılın her gününde putlarını ziyârete
gelenlerle dolup taşan Mekke, bir ticâret merkezi olduğu kadar, putperestliğin
de merkezi hâline gelmiş bulunuyordu.
Arabistan'da putperestlerden başka, Mûsevî, Hıristiyan, Mecusî (ateşe tapan) ve
Sâbiî dinlerine mensup kimseler de vardı. Bunlardan başka, çok az sayıda, Hz.
İbrahim'in tebliğinden o devre ulaşan dinî esasları benimsemiş tek Tanrı
inancında olan "Hanîf"ler vardı. Nevfel oğlu Varaka, Cahş oğlu Abdullah,
Huveyris oğlu Osman ve Sâide oğlu Kuss bunlardandı.
İslâmiyetten önce Arap Yarımadasının kuzeyinde (Sûriye'de) "Nebtî", güneyinde
(Yemen'de) "Himyerî", Irak'ta ise "Süryânî" yazıları kullanılıyordu. Hicaz
Arapları Sûriye ve Irak'a ticâret için yaptıkları seyâhatlarda Arapça'yı Nebtî
ve Süryânî yazıları ile yazmayı öğrendiler. Daha sonraki asırlarda, Nebtî
yazısından "Nesih"; Süryânî yazısından da "Kûfî" denilen yazı sitilleri
doğmuştur. Ancak, Araplar arasında okuyup yazma bilenlerin sayısı son derece
azdı. Cömertlik, konukseverlik, sözde durma, düşmanları bile olsa kendilerine
sığınanları himâye, cesâret.. gibi bazı iyi hasletleri yanında, soygunculuk,
faizcilik, zenginleri üstün, fakirleri hor görme, içki ve kumar düşkünlüğü,
kabilecilik gayreti ile kan dökme gibi son derece çirkin âdetleri de vardı. Hele
köle ve kadınlara insan değeri vermezlerdi. Kadınlar, ölen kocasından,
babasından ve diğer yakınlarından mirâs alamadıkları gibi, kendileri mirâs
malları arasında, mirâscılara kalırdı. Erkekler istedikleri kadar kadınla
evlenebilirlerdi. Fuhuş âdeta meslek hâline gelmişti. Bu yüzden bazı kimseler
kız çocuklarını diri diri kumlara gömecek derecede vahşet göstermişlerdi.(3)
İslâmiyetin doğuşu sırasında yalnız Araplar ve Arabistan değil, bütün dünya,
zulüm, sefâhet ve cehâletin karanlığı içindeydi. Maddî ve rûhî sıkıntılar içinde
bunalmış olan insanlık, bir mürşit, bir kurtarıcı beklemekteydi.
Kur'ân-ı Kerîm "Câhiliyet Devri" denilen bu karanlık dönemi, "İnsanların kendi
elleriyle işledikleri kötülükler yüzünden, fesat (her tarafı kapladı) karada ve
denizde yayıldı."(4) ifâdesiyle en vecîz bir şekilde anlatmaktadır.
"Aralarında birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman, içi gamla dolarak yüzü
simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye
çalışır. Şimdi onu utana utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü hüküm
veriyorlar." (en-Nahl Sûresi, 58-59. Ayrıca bkz. ez-Zuhruf Sûresi, 17; et-Tekvîr
Sûresi,8-9)
2�MEKKE VE KÂBE
Yeryüzünde Allah'a ibâdet için yapılan ilk binâ, bütün namazlarda kıblegâh
olarak yönelmekte olduğumuz Kâbe'dir.(5) Allah'ın emriyle Hz. İbrâhim ve oğlu
Hz. İsmâil tarafından(6) Milattan 2000 yıl kadar önce Mekke'de yapılmıştır.(7)
Tavâfa başlama yerinin işâreti olmak üzere, Kâbe'nin güney-doğu köşesi (Rükn-i
Hacer-i Esved) nde bulunan "Hacer-i Esved" denilen siyah taşı Hz. İbrâhim, Ebu
Kubeys dağından getirerek hâlen bulunduğu köşeye koymuştur. İnşaatın
tamamlanmasından sonra Hz. İbrâhim ilk tavâfı oğlu Hz. İsmâil'le beraber yapmış,
bütün insanları hacca, Kâbe'yi ziyârete dâvet etmiştir.(8)
Mekke şehri, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in büyük dedelerinden Kusayy tarafından,
Kâbe'nin inşâsından çok sonra kurulmuştur. Allah'a ibadet için yapılmış olan
Kâbe, zamanla "Tevhid İnancı"nın unutulmasıyla, putlarla doldurulmuş; Mekke
puperestliğin merkezi hâline gelmiştir.
a) Mekke ve Kâbe ile İlgili Özel Vazifeler
Mekke şehrini kuran Kusayy, şehrin idâresi, Kâbe'nin bakımı ve Kâbe'yi ziyârete
gelenlere hizmetle ilgili bazı görevler ihdâs etti. Bu hizmetler Hz. İsmâil'in
neslinden olan kimseler tarafından yerine getiriliyordu. Bu hizmet ve
görevlerden bir kısmı şunlardır:
1- Hicâbe: Kâbe'nin perdedarlığı ve anahtarlarını taşıma görevidir.
2- Sikâye: Kâbeyi ziyârete gelenlerin suyunu temin etme ve Zemzem
kuyusuna bakma görevidir.
3- Rifâde: Kâbeyi ziyâret için Mekke'ye gelenleri ağırlama, barındırma ve
muhtaçlara yardımcı olma hizmetidir.
4- Nedve: Kusayy tarafından yapılan "Dâru'n-Nedve" adlı istişâre meclisi
binâsında yapılan toplantılara başkanlık etme görevidir. Savaş, sulh ve
memleketin diğer bütün önemli işlerinin kararı, burada yapılan toplantılarda
verilirdi. Kırk yaşından küçük olanlar, bu meclise alınmazlardı.
5- Livâ: Savaş zamanında ve askerin toplanmasında sancağı taşıma
görevidir.
6- Kıyâde: Savaşta askere komuta etme görevidir.
7- Sefâre: Aynı toplum içindeki fertler veya kabîleler arasında meydana
gelen çekişmelerde hakem olarak arabulma hizmetidir.
8- Hazine-i emvâl: Savaş için hazırlanan silâh, mal ve âletleri muhâfaza
etme görevidir.
9- Ezlâm: Oklar ile fal bakma işidir.
Kâbe'nin üzerine konulmuş olan Hubel adlı putun yanında üç fal oku vardı.
Birinde: "emeranî rabbî" (Rabbım bana emretti); diğerinde "nehânî rabbî" (Rabbım
bana yasak kıldı), yazılıydı. Üçünçüsü ise boştu.
Yapacağı iş konusunda karar veremeyen kişi, ezlâm işiyle görevli kimse aracılığı
ile bu oklardan birini çekerdi. Birinci ok çıkarsa, tasarladığı işi yapar,
ikincisi çıkarsa o işten vazgeçerdi. Üçüncüsü çıkarsa, o işi bir yıl erteler,
ertesi sene falı yenilerdi.
10- Nezâre: Bir yerden başka bir yere nakledilecek eşyayı kontrol ve
muâyene ettikten sonra "taşıma ruhsatı" verme görevidir.
Araplar arasında her biri büyük bir şeref sayılan bu hizmet ve görevlerin hepsi
Kusayy'ın elinde toplanmışken daha sonra Kureyş arasında dağılmıştır.
b) Zemzem Suyu
Hz. İbrâhim, Milâttan yaklaşık 2000 yıl kadar önce, Irak'ta Sümer şehirlerinden
"Ur" sitesinde dünyaya geldi. Peygamber olduktan sonra, halkı tek Allah'a imâna
dâvet ettiği için, Bâbil Hükümdârı Nemrut tarafından ateşe atıldı. Fakat
Allah'ın emri ile ateş onu yakmadı.(9) Kendisine imân eden İbrâni'lerle
Filistin'e göçtü. Birara Mısır'a gitti, orada da kendisine imân eden kimse
bulamadığı için, tekrar Filistin'e döndü.
Hz. İbrâhim, karısı Hâcer ile henüz annesini emmekte olan oğlu Hz. İsmâil'i
Allah'ın emri ile Filistin'den alıp, Mekke'ye, Kâbe'nin bulunduğu yere götürdü.
Onlara bir dağarcık hurma ve bir kırba su bırakarak yanlarından ayrılıp
Filistin'e döndü. O esnâda, henüz Kâbe yapılmamış, Mekke şehri kurulmamıştı.
Etrâfta ne insan, ne su, ne de hayat işâreti vardı.
Hz. İbrâhim, eşi ve çocuğundan ayrılıp onları göremeyecek kadar uzaklaştıktan
sonra, Kâbe'nin bulunduğu yere yönelerek:
"Rabbımız, zürriyetimden bir kısmını senin kutsal evinin yanında, ekin bitmez
(çorak), bir vâdi içinde yerleştirdim. Rabbımız, (beyt'inde) namaz kılmaları
için, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için
onları meyvelerle rızıklandır..."(10) diye duâ etti ve uzaklaşıp gitti.
Yanlarındaki hurma ve su bittikten sonra, Hâcer çocuğunu olduğu yerde bırakıp,
bir can yoldaşı görebilmek ve birkaç yudum su bulabilmek ümidiyle Safâ ile Merve
tepeleri arasında gidip geldiği esnâda bir melek, ökçesiyle Zemzem suyunu ortaya
çıkarmıştı. Hâcer bu sudan kana kana içti, çocuğunu emzirdi ve Allah'a hamdetti.
c) Mekke Şehrinin Kurulması
Hz. İsmâil, daha sonra bu bölgeye yerleşen "Cürhümîler" den bir kızla evlendi.
Kendisi İbrânî, Cürhümîler Yemenli Âribe (halis) Arablarındandı. Bu sebeple
İsmâiloğullarına "müsta'rabe (arablaşmış) arabları" denilir.
Yemen'de "Seylü'l-arim"(11) denilen sel felâketinden sonra bu bölgeye gelen
Huzâa Kabîlesi, İsmâiloğullarının da yardımı ile, Cürhümîleri Mekke'den sürüp
çıkardılar. Cürhümîler, Kâbe'ye hediye edilmiş olan altın geyik heykelleri ile
diğer kıymetli eşyayı Zemzem kuyusuna atıp, üzerini toprakla doldurduktan sonra,
kuyuyu belirsiz hâle getirerek Mekke'den kaçtılar. Bu yüzden Zemzem kuyusu uzun
müddet kapalı kaldı.
Mekke bölgesinin hâkimiyeti ve Kâbe muhafızlığı üç asır kadar Huzâalılarda
kaldıktan sonra Kilâb (Hâkim)' in oğlu Kusayy, milâdî 5 inci asırda Kâbe
muhafızlığını ele geçirdi. Kureyş'in başına geçerek, Huzâalıları bu bölgeden
çıkardı. Kâbe'nin etrâfında bugünkü Mekke şehrini kurdu. Ölümünden sonra kabîle
başkanlığı ve Kâbe muhâfızlığı oğlu Abdimenâfa, ondan da oğlu Hâşim'e kaldı.
Haşim ticâret için gittiği Şam seferinde Gazze'de ölünce, rifâde (ziyâretçileri
ağırlama ve barındırma) ve sikaye (ziyâretçilere su temin etme) vazifelerini
küçük kardeşi Muttalib üzerine aldı.
d) Şeybe'nin adı Abdülmuttalib kaldı
Hâşim, Medine'de Hazrec kabîlesinin Neccâr oğulları kolundan Amr kızı Selmâ ile
evlenmiş, "Şeybe" adında bir oğlu olmuştu. Selmâ Medine'den ayrılmadığından,
Şeybe de Medine'de dayılarının yanında büyümüştü. Hâşim'in vefâtından sonra,
amcası Muttalib O'nu Mekke'ye getirdi. Mekkeliler Muttalibin yanında
tanımadıkları bir çocuk görünce, Şeybeyi Muttalib'in kölesi sanarak, Ona "Abdülmuttalib"
dediler. Bu yüzden Şeybe, Abdülmuttalib adıyla anıldı.
e) İki Kurbanlığın Oğlu
Abdülmuttalib, 10 oğlu olduğu takdirde, bunlardan birini Allah için kurban
etmeyi adamıştı.(12) Bu eski âdet, bize Hz. İbrâhim'in gördüğü bir rüyâ üzerine
oğlu Hz.İsmâil'i kurban etmek istemesini(13) hatırlatmaktadır.
Abdülmuttalib, çeşitli zevcelerinden 10 oğlu olunca aralarında kur'a çekerek
adağını yerine getirmek istedi. Kur'a sonucuna göre, ileride Rasûlullah
(s.a.s.)'in babası olacak olan Abdullah'ın kurban edilmesi gerekiyordu. Bir
arrafe (kadın kâhin)nin tavsiyesine uyularak, belirli sayıda deve ile Abdullah
arasında kur'a çekildi. Kur'a Abdullah'a düştükçe, develerin sayısı onar onar
arttırılarak, yeniden çekildi. 10 deve ile başlayan kur'a çekimi, develerin
sayısı 100 olunca nihâyet develere isâbet etti.(14) Böylece Abdullah'ın yerine
100 deve kurban edildi. Bu olaya ve neslinden geldiği Hz. İsmail'in kurban
edilmesi teşebbüsüne işâretle Rasûlulllah (s.a.s.) Efendimizin:
"Ben iki kurbanlığın oğluyum" (15) buyurduğu nakledilmiştir. O zamana kadar 10
deve olan diyet (öldürülen bir kimsenin kan bedeli) de, bu olaydan sonra, 100
deveye yükselmiştir.(16) İslâm Hukuku'nda kan bedelinin 100 deve olması, zamanla
örf hâline gelen bu olaya dayanmaktadır.
f) Zemzem Kuyusunun Temizlenmesi
Muttalib'in ölümünden sonra, kabîle başkanlığı ile Rifâde ve Sikâye hizmetleri
Abdülmuttalib'e verilmişti. Abdülmuttalib, Zemzem'in yerini bulup yeniden
kazdırdı. Cürhümîlerin Mekke'den kaçarken kuyuya attıkları altın geyik
heykelleri, kılıç ve zırhlar çıkarılarak kuyu temizlendi. Zemzem kuyusunun
idâresi, Abdülmüttaliboğullarında kaldı.
3- FİL VAK'ASI (Ebrehe'nin Kâbe'ye
Saldırması) (571 M.)
Habeşistan Kırallığı'nın Yemen Vâlisi Ebrehe, Hristiyanlığı Arabistan'da yaymak
ve Arapları Kâbe ziyâretinden vazgeçirmek için, San'a'da muhteşem bir kilise
yaptırmıştı. Fakat, Araplardan bu kiliseye ilgi gösteren olmadı. Üstelik, Kinâne
Kabîlesi'nden bir Arap, bir gece gizlice kilise içine pisledi. Ebrehe bunu
bahâne ederek büyük bir ordu ile Kâbe'yi yıkmak üzere Mekke üzerine yürüdü.
Arapların bu orduya karşı koyabilecek güçleri yoktu. Mekkeliler şehri boşaltarak
etraftaki dağlara çekildiler.
Ebrehe, Mekke yakınlarında karargâhını kurdu. Kureyş Kabîlesinin reisi olan
Abdülmuttalib'e elçi göndererek, kan dökmek üzere değil, sâdece Kâbe'yi yıkmak
için geldiğini bildirdi. Bu esnâda Ebrehe'nin öncü kuvvetleri Mekkelilerin
sürülerini yağmalayıp ordugâha götürmüşlerdi. Bunlar arasında Abdülmuttalib'in
de yüz devesi vardı. Abdülmuttalib, Ebrehe'ye giderek yağmalanan sürülerin geri
verilmesini istedi. Ebrehe:
-"Ben, Kâbe'yi yıkmamam için ricâya
geldiğini sanmıştım. Görüyorum ki sen, develerinin derdindesin, bunu sana
yakıştıramadım..." deyince, Abdülmuttalib büyük bir vakarla:
-" Ben, develerin sâhibiyim, onları istiyorum. Kâbe'nin de sâhibi var. O'nu
sâhibi koruyacaktır" diye cevap vermişti. Bu cevap karşısında Ebrehe,
Abdülmuttalib'in develerini ve Mekkelilerin yağmalanan bütün mallarını geri
verdi.
Kur'an-ı Kerîm'de de açıklandığı üzere, Ebrehe
amacına ulaşamadı. Kâbe'yi yıkmak üzere hücûma geçileceği sırada, Ebrehe'nin her
seferinde berâberinde bulundurduğu Mamut adlı büyük fil ile diğer filler her
türlü çabaya rağmen, diz çöküp oldukları yerde kaldılar; Kâbe cihetine
yürümediler. Bu esnâda gök yüzünde beliren sürü sürü kuşlar, ağızlarında ve
pençelerinde taşıdıkları küçük taşları Kâbe'ye hücûma hazırlanan askerlerin
üzerine bıraktılar. Ebrehe'nin büyük ordusu bir anda perişan oldu.(17) Büyük bir
kısmı orada telef oldu. Kaçıp kurtulabilen askerlerin bir kısmı ile Ebrehe
San'a'ya döndü ise de, yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak çok geçmeden öldü.
Ordu'nun önünde yürüyen filler sebebiyle, tarihte bu hâdiseye "Fil Vak'ası", bu
olayın meydana geldiği seneye de "Fil Yılı" denilmiştir.
"Kâbe'yi yıkmağa gelen fil sâhiplerine, Rabbinin ne ettiğini görmedin mi?
Onların kötü plânlarını (hile ve düzenlerini) boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine
sert taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Sonunda onları yenilmiş ekin yaprağı
gibi yapıverdi". (Fil Sûresi, 1-5)
Rasûlllah (s.a.s.) Efendimiz, Fil Vak'ası'ndan 52 gün kadar sonra dünyaya
geldiği için bu olayı görmemişti. Fakat bu Sûre indiği esnâda bu olay o kadar
iyi biliniyordu ki, hayatta olanlardan, olayı görmemiş olanlar da sanki görenler
kadar olaydan haberdardı. Bu sebeple Hz. Muhammed (s.a.s.) olay sırasında henüz
dünyaya gelmemiş olduğu halde "görmedin mi?" buyrulmaktadır. Burada görmek ,
"bilmek ve duymak" anlamında kullanılmıştır.
|
|
Yorumları Oku (1) Yorum Yaz Yazdır Tavsiye Et
|
Yazı Başlığı: Hz. Muhammed’in Çocukluk Dönemi
Eklenme Tarihi: August 4, 2007
Kategori: peygamberimizin_hayati
Hz.
Muhammed’in Çocukluk Dönemi
" Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak
gönderdik".
(el-Enbiyâ Sûresi, 107)
l- HZ. MUHAMMED (S.A.S)'İN ÇOCUKLUK
DÖNEMİ
1- DOĞUMU:
Hz. Muhammed (s.a.s.) Milâddan sonra 571
senesi, Fil Yılı'nda, 12 Rebiülevvel (20 Nisan) pazartesi gecesi sabaha karşı,
Mekke'nin doğusunda bulunan "Hâşimoğulları Mahallesi"nde, babasından kendisine
mirâs kalan evde doğdu. Arapların takvim başı olarak kullandıkları "Fil Vak'ası",
Peygamberimiz (s.a.s.)'in doğumundan 52 gün kadar önce olmuştu.(18)
Abdülmuttalib, torununun doğumu şerefine
verdiği ziyâfette çocuğun adını soranlara:
"Muhammed adını verdim. Dilerim ki, gökte Hakk,
yeryüzünde halk, O'nu hayırla yâdetsinler..." cevâbını verdi.
Annesi de "Ahmed" dedi. (Muhammed, üstünlük ve
meziyetleri anılarak çok çok övülüp senâ edilen; Ahmed de Cenab-ı Hakk'ı yüce
sıfatları ile öven, hamdeden kimse demektir.(19) İslâm târihçileri,
Peygamberimiz (s.a.s.)'in doğduğu gece bir takım olağanüstü olayların meydana
geldiğini naklederler. O gece İran Kisrâsı (Hükümdarı)'nın Medâyin şehrindeki
sarayının 14 sütûnu yıkılmış, mecûsîlerin İran'da Istahrâbat şehrinde bin yıldan
beri yanmakta olan "ateşgede"leri sönmüş, Sâve (Taberiyye) gölü yere batmış, bin
yıldan beri kurumuş olan Semâve deresi'nin suları taşmış, mecûsîlerin büyük
bilgini Mûdibân korkunç bir rüya görmüş, Kâbe'deki putların yüz üstü
devrildikleri görülmüştü. Gerçekten O'nun doğması ile bütün dünyada hüküm
sürmekte olan cehâlet ve küfür ateşi sönmüş, putperestlik yıkılmış, zulmün
baskısı son bulmuştur.
2- SOYU (NESEBİ)
Peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.s.)'in babası,
Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah; annesi ise Vehb'in kızı Âmine'dir. Babası
Abdullah, Kureyş Kabîlesinin Hâşimoğulları kolundan, annesi Âmine ise
Zühreoğulları kolundandır. Her ikisinin soyu, bir kaç batın yukarıda, "Kilâb"da
birleşmektedir. Her ikisi de Mekke'lidir.
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz, Hz.İbrâhim'in
büyük oğlu Hz. İsmâil'in neslindendir. Soyu Adnân'a kadar kesintisiz
bellidir.(20) Adnân ile Hz.İsmâil arasındaki batınların sayısında neseb
bilginleri ihtilâf etmişlerdir.(21)
Peygamber (s.a.s.) Efendimizin soyu, çok temiz ve çok şerefli bir neseb
zinciridir. Bir hadisi şerifte Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
"Ben devirden devire, (nesilden nesile,
âileden âileye) seçilerek intikal eden Âdemoğulları soylarının en temizinden
naklolundum, sonunda içinde bulunduğum 'Hâşimoğulları' âilesinden neş'et ettim",
buyurmuştur.(22)
Diğer bir hadisi şerifte bu seçilme işi şöyle
anlatılmıştır.
"Allah, Hz İbrâhim'in oğullarından Hz.
İsmâil'i, İsmâiloğullarından Kinâneoğullarını, Kinâneoğullarından Kureyşi,
Kureyşden Hâşimoğul-larını, Hâşimoğullarından da beni seçmiştir." (23)
Bir başka hadis-i şerifinde de Rasûl�i Ekrem
Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah beni, dâima helâl babaların sulbünden,
temiz anaların rahmine naklederek, sonunda babamla annemden ızhâr etti.
Âdem'den, anne-babama gelinceye kadarki nesebim içinde nikâhsız birleşen
olmamıştır". (24)
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in doğumundan iki ay
kadar önce babası Abdullah, Suriye seyâhatinden dönerken Yesrib (Medine)'de
hastalanarak 25 yaşında vefât etmiş ve orada defnedilmişti. Peygamberimiz
(s.a.s.)'e, babasından mirâs olarak beş deve, bir sürü koyun, doğduğu ev ve
künyesi Ümmü Eymen olan Habeşli Bereke adlı bir câriye kalmıştır.(25)
3- HZ. MUHAMMED (S.A.S.) SÜT ANNE YANINDA
Başlangıçta çocuğu (3 veya 7 gün) annesi Âmine
emzirdi.(26) Sütü yetmediği için, daha sonra amcası Ebû Leheb'in azatlı câriyesi
Süveybe tarafından emzirildi.(27)
Fakat Hz. Muhammed (s.a.s.)'in devamlı süt
annesi Hevâzin Kabîlesinin Sa'doğlulları kolundan Halîme oldu.
Mekke'nin havası ağır olduğu için, Mekkeliler
yeni doğan çocuklarını çölden gelen süt annelere verirlerdi. Çöl ikliminde
çocuklar hem daha gürbüz yetişiyor, hem de bozulmamış (fasih) Arapça
öğreniyorlardı. Hz. Muhammed (s.a.s.)'de bu âdete göre süt annesi Halîme'ye
verildi. Halîme, yetim bir çocuğu emzirmenin kârlı bir iş olmayacağı
düşüncesiyle, başlangıçta tereddüt göstermişse de, daha sonra bu çocuğun
evlerine uğur ve bereket getirdiğini görmüş ve O'nu öz çocuklarından daha çok
sevmiştir. Süt kardeşi Şeyma da bakımında annesine yardımcı olmuştur.(28)
Hz.Muhammed (s.a.s.) süt annesi ve süt
kardeşleri ile sonraki yıllarda dâima ilgilenmiştir. Halîme kendisini ziyârete
geldiği zaman onu "anacığım" diyerek karşılamış, altına elbisesini yayarak,
saygı göstermiştir.(29)
Hz. Muhammed (s.a.s.) dört yaşına kadar, süt
annesinin yanında çölde kaldı. Dört yaşında Halîme çocuğu Mekke'ye götürerek
annesine teslim etti. İslâm târihçileri, bu esnada "şakk-ı sadr" (göğüs açma)
olayının meydana geldiğini, çocukta görülen bu gibi olağanüstü hallerin
Halîme'yi endişelendirdiğini, bu yüzden çocuğu annesine teslime mecbûr kaldığını
naklederler.(30)
4- MEDİNE ZİYÂRETİ
Hz. Muhammed (s.a.s.) dört yaşından altı
yaşına kadar, öz annesi Âmine ile kaldı, O'nun şefkat ve ihtimâmı ile yetişip
büyüdü. Altı yaşında iken, babasının Medine'de bulunan kabrini ziyâret etmek
üzere, annesi ve sadık hizmetçileri Ümmü Eymen'le beraber Medine'ye gittiler.
Medine'deki akrabaları Neccâroğullarında bir ay kadar misâfir kaldılar. Dönüşte,
Medine'nin 23 mil güneyinde Ebvâ Köyü'nde Âmine hastalandı.(31) Henüz doğmadan
babasından yetim kalmış olan Hz. Muhammed (s.a.s.) altı yaşında iken annesinden
de öksüz kalıyordu. Bu acıyı bütün varlığı ile hisseden anne, oğlunu şefkat dolu
gözlerle süzdü. Bağrına basıp uzun uzun öptü.
Masûm yüzüne bakarak
"Her yeni eskiyecek, her fâni yok olup gidecek,
Ben de öleceğim, fakat buna gam yemem,
Namımı ebedi kılacak hayırlı bir halef bırakıyorum..." anlamına bir şiir
söyledi. Bu sözlerden sonra vefât etti.(32)
Annesinin ölümünden sonra çocuğu Ümmü Eymen
Mekke'ye götürüp dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti.
Altı yaşından sekiz yaşına kadar, çocuğa
dedesi Abdülmuttalib baktı. Abdülmuttalib seksen yaşını geçmiş bir ihtiyârdı.
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz sekiz yaşında iken dedesi de öldü. Ölürken, on oğlu
içinden Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimizin yetiştirilmesini, öz amcası Ebû
Tâlib'e bıraktı.(33/1)
Yıllar sonra, Hicret'in 6'ıncı yılı Hudeybiye
Barışı dönüşünde Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz, annesinin kabrini ziyâret edip,
teessürle gözyaşı döktü.
Annemin bana olan şefkatini hatırlayarak
ağladım, buyurdu. (33/2)
BİR GECE
Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi,
Kumdan, ayın ondördü bir Öksüz çıkıverdi!
Lâkin, o ne hüsrândı ki: Hissetmedi gözler;
Kaç bin senedir, halbuki bekleşmedelerdi!
Nerden görecekler? Göremezlerdi tabiî
Bir kerre, zuhûr ettiği çöl, en sapa yerdi.
Bir kerre de, mâmûre-i dünyâ, o zamanlar.,
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün âfâkına sarmıştı zemînin.
Salgındı, bugün Şark'ı yıkan, tefrika derdi.
Derken büyümüş, kırkına gelmişti ki Öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada insanlığı kurtardı O Mâsum,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere rahmetti, evet, şer�i mübîni,
Şehbâlini, adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sâhipse, O'nun vergisidir hep;
Medyûn O'na cem'iyyeti, medyûn O'na ferdi.
Medyûndur O mâsûm'a bütün bir beşeriyyet...
Yârab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.
Mehmed Âkif ERSOY
Rasûlüllah (s.a.s.) 1 Rebiülevvel 11 H./27
Mayıs 632 M. târihine rastlayan Pazartesi günü öğleden sonra vefât etmiştir.
(Bkz. Tecrid Tercemesi,9/298 ve 11/5-6) Sahih hadislerde, Peygamber (s.a.s.)
Efendimiz'in 63 yaşında vefât ettiği belirtilmiştir (Bkz. Tecrid Tercemesi,
9/298, Hadis No. 1442 ve 11/33, Hadis No.1671)
Rasûlüllah (s.a.s.)'in, Hz. Mâriye'den olan
oğlu İbrâhim'in vefât ettiği gün, güneş tutulmuştu. (Bkz. Buhârî, 2/29-30;
Tecrid Tercemesi, 3/428, Hadis No. 547) Mısır'lı Muhammed Felekî Paşa, yaptığı
hesaplama ve araştırma sonucu, bu tutulma olayının, Milâdi 632 yılının 7 Ocak
günü saat 8.30'a rastladığını tesbit etmiştir. Rasûlüllah (s.a.s.)'in vefâtı, 1
Rebiülevvel 11 H/27 Mayıs 632 M. Pazartesi günü olduğuna göre, Muhammed Felekî
Paşa bu tarihten 63 kameri yıl geri giderek, Rasûlüllah (s.a.s.)'in doğumunun 9
Rebiülevvel/20 Nisan 571 veya 2 Rebiülevvel/13 Nisan 571 pazartesi olması
gerektiği sonucuna varmıştır. (Bkz. Asr-ı Saadet 1/191).
Fetih Sûresinde bu ism�i şerif, ayrıca "Rasûlüllah"
olarak vasıflanmıştır. Saf Sûresinin 6. âyetinde ise:
"Meryem oğlu İsâ: Ey İsrâiloğulları! Doğrusu ben, benden önce indirilen Tevrât'ı
tasdik edici, benden sonra gelecek ve adı Ahmed olacak bir peygemberi de
müjdeleyici olarak, Allah'ın size gönderilmiş bir peygemberiyim demişti..."
buyrulmuştur.
Bu ayet-i celilede Hz. İsâ'nın, kendinden
sonra "Ahmed" adında bir peygamberin geleceğini müjdelediği bildirilmektedir.
Bugün elimizde, Hz. İsâ'ya indirilen İncil'in
orjinal nüshası bulunmayıp, ondan çok sonraki târihlerde kaleme alınmış muharref
nüshalar bulunduğundan Hz. İsâ tarafından verilen bu müjdenin aslını bugünkü
İncillerde aynen bulmak mümkün olmamaktadır. Ancak Yunanca'dan Türkçe'ye
çevrilen Yuhanna İncili'nin 14. babı'nın 26 âyeti şöyledir:
"Baba'dan size göndereceğim "Tesellici",
"Babadan çıkan hakikat Ruhu geldiği zaman benim için o şehâdet edecektir."
Burada geçen "Tesellici" kelimesi, İncilin
Yunancasında "Faraklit" dir. İncil'in eski Arapça tercemelerinde bu kelime "Hammâd"
veya "Hâmid" olarak terceme edilmiştir. Nitekim bir kısım Hıristiyan bilginleri
de bu kelimeyi "Hammâd, yani çok hamd eden kimse olarak açıklamışlardır ki aşağı
yukarı "Ahmed" anlamındadır.
İncil'deki "Faraklit" kelimesini "Tesellici"
diye terceme etmiş de olsalar, Hz. İsâ ile Hz. Muhammed (s.a.s.) arasında
bilinen bir peygamber bulunmadığına ve günümüze kadar da zuhûr etmediğine göre,
Hz. İsâ'nın gönderileceğini bildirdiği "Tesellici" veya "Faraklit" Rasûlüllah
(s.a.s.) den başka kim olabilir? (Bkz. Tecrid Tercemesi, 9/291-293, Hadis No:
1439 ve izâhı.)
Buhârî'nin Cübeyr b. Mut'ım'den rivâyetine
göre, Hz. Peygamber (s.a.s)'in eski kutsal kitaplarda, eski ümmetlerce bilinen
üç adı daha vardır: Mâhi, Hâşir, Âkıb. Bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Bana âit beş yüce isim vardır. Ben Muhammed
ve Ahmed'im. Ben Mâhi'yim, ki Allah benim (nübüvvetim)le küfrü izâle edecektir.
Ben Hâşir'im ki (kıyamet gününde) insanlar benim ardımdan haşrolunacaklardır.
Ben Âkib'im, Çünkü peygamberlerin sonuyum. (Buhârî 4/11;Tecrid Tercemesi, 9/291,
Hadis No: 1439; Müslim, 4/1827, Hadis No: 2354. Rasûlüllah (s.a.s.)'in diğer
isimleri için bkz. Tecrid Tercemesi, 9/291-294 ve 10/43)
Annesinin nesebi de şöyledir: Vehb, Abdümenâf,
Zühre, Kilâb, Mürre... Görüldüğü üzere her iki tarafın nesebi Kilâb'da
birleşmektedir. (İbn Hişam, 1/115)
II- HZ. MUHAMMED (S.A.S.)'İN GENÇLİK DÖNEMİ
1- EBÛ TÂLİB'İN HİMÂYESİ
Peygamberimizin hayâtının sekiz yaşından
yirmibeş yaşına kadar olan dönemine "gençlik devresi" denilir. Bu devrede
Rasûlullah (s.a.s.) amcası Ebû Tâlib'in yanında, onun himâyesi altında
bulunmuştur.
Ebû Tâlib, zeki ve âlicenâb bir zâtdı. Zengin
olmamakla beraber, asâleti ve âlicenâplığı sebebiyle herkesten saygı görüyordu.
Yeğeni Hz. Muhammed'i çok seviyor, hiç yanından ayırmıyordu.
2- SEYÂHATLERi
a) Şam Seyâhati
Mekke iklimi zirâate elverişli olmadığından,
Mekkeliler ticâretle uğraşırlar, çocuklarını da ticârete alıştırırlardı. Ticâret
için kervanlarla, yazın Şam'a, kışın Yemen'e seyâhet ederlerdi. Ebû Tâlip de
diğer Mekkeliler gibi kervan ticâreti yapıyordu. Bir defasında Şam'a giderken,
Hz. Muhammed (s.a.s.)'e amcasından ayrılmak zor geldi; kendisini de yanında
götürmesini istedi. Ebû Tâlib çok sevdiği yeğenini kırmadı. O'nu da kafileyle
beraberinde götürdü. Bu esnâda henüz oniki yaşındaydı.
Şam'ın 90 km. kadar güneyinde Busrâ (Eski Şam)
denilen kasabada "Bahîra" adında bir Hıristiyan râhibi vardı. Kasabaya uğrayan
kervanlarla hiç ilgilenmediği halde, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in içinde bulunduğu
kervanı karşılayarak bütün kafileye bir ziyâfet verdi. Bahîra okuduğu kutsal
kitaplardan edindiği bilgilerle, Hz Muhammed (s.a.s.)'in simâsından, O'nun
istikbâlini sezmişti. O'nunla konuştu. Sorular sordu. Aldığı cevâplar, kanâatini
kuvvetlendirdi. Şam yolculuğunun bu çocuk için tehlikeli olacağını düşündü. Ebû
Tâlib'e:
-"Bu çocuk son Peygamber olacaktır. Şam
Yahûdîleri içinde O'nun alâmet ve vasıflarını bilen kâhinler vardır. Tanırlarsa,
ihânet ve kötülüklerinden korkulur. Bu çocuğu Şam'a götürmeyiniz..."dedi. Bu
sözler üzerine Ebû Tâlib Şam'a gitmekten vazgeçti. Alışverişini burada bitirip,
geri döndü.(34)
Son Peygamberin geleceği ve O'nun bir çok
vasıfları Tevrât ve İncil'de bildirilmişti. Bu sebeple, Yahûdî ve Hristiyan
bilginleri, O'nun alâmetlerini ve vasıflarını biliyorlardı. Hicretten sonra
Müslüman olan Medineli Yahûdi âlimi Abdullah İbn Selâm'ın "Tevrat'ta Hz.
Muhammed (s.a.s.) ve Hz. İsa (a.s.)'ın sıfatları vardır" dediğini, "Kütüb-i
Sitte" denilen altı güvenilir hadis kitabından Tirmizi'nin es-Sünen'inde rivâyet
edilmiştir."(35)
Gülünç Bir İddiâ
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in 12 yaşında yaptığı bu
seyâhatta râhip Bahîra ile görüşmesini, bazı Hıristiyan yazarlar,
Hıristiyanlığın bir zaferi gibi göstermek istemişler, Peygamberimiz (s.a.s.)'in
bütün dinî esasları bu râhipten öğrendiğini iddia etmişlerdir.
Bu iddia son derece gülünç ve tutarsızdır.
Oniki yaşındaki bir çocuğun, İslâm gibi mükemmel bir dinin esaslarını bir kaç
saatlik görüşme esnâsında öğrenmesi mümkün değildir. Bu râhip bu esasları
bilseydi, kendisi tebliğ ederdi. Eğer burada böyle bir konu konuşulsaydı,
kafilenin gözü önünde yapılan bu konuşma ağızdan ağıza yayılırdı.
Peygamberliğini ilân ettiği zaman inanmayanlar, "bunlar Bahîra'nın sözleri"
demezler miydi? Üstelik İslâmiyet, Hıristiyanların "teslis" (üçlü tanrı sistemi)
inancını tamâmen reddetmiş "Tevhid inancını" getirmiştir. Görüldüğü üzere, bu
iddia son derece çürük ve çirkin bir iftirâdan başka bir şey değildir.
b) Yemen Seyâhati
Hz. Muhammed (s.a.s.) 17 yaşında iken de,
diğer bir ticâret kafilesi ile amcalarından Zübeyr ve Abbâs'la birlikte Yemen'e
gidip gelmiştir.(36)
3- FİCÂR SAVAŞINA KATILMASI
Müslümanlıktan önce (Câhiliyet Döneminde)
Araplar arasında iç savaşlar eksik olmazdı. Yalnızca "Eşhür-i hurum" denilen
dört ayda savaşmak haram sayılırdı. Bu dört ayda (Zilka'de, Zilhicce, Muharrem,
Receb) savaş yapılacak olursa fâcirane sayıldığı için buna "Ficâr Savaşı"
denirdi.
Kureyş kabîlesi ile Hevâzin kabîlesi arasında
kan davası yüzünden bir savaş başlamış, dört yıl sürmüştü. Savaş, kan dökülmesi
haram olan aylarda da devâm ettiği için "Ficâr Savaşı" denildi.
Peygamberimiz (s.a.s.) yirmi yaşlarında iken
bu savaşa amcaları ile birlikte katıldı. Fakat kimseye ok atmamış, kimsenin
kanını dökmemiştir. Sâdece karşı taraftan atılan okları toplayıp, amcalarına
vermiştir.(37)
4- HILFU'L-FUDÛL CEMİYETİNDE ÜYELİĞİ
Uzun süren Ficâr savaşı esnâsında Mekke'de
âsâyiş bozulmuş, can ve mal güvenliği kalmamıştı. Özellikle dışarıdan mal
getiren yabancıların malları yağmalanıyordu.
Vâil oğlu Âs, Mekke'ye gelen Yemen'li bir
tâcirin bütün malını gasbetmiş, haksız olarak elinden almıştı. Yemen'li, Ebû
Kubeys dağına çıkarak uğradığı haksızlığa karşı, bütün kabîleleri yardıma
çağırdı. Yemenlinin bu feryâdı üzerine Peygamberimiz (s.a.s.)'in amcası Zübeyr,
Kureyşin bütün ileri gelenlerini çağırdı. Hâşimoğulları, Zühreoğulları,
Esedoğulları, Temimoğulları, Abdülluzzaoğulları, Zübeyrin dâvetine icâbet
ederek, Beni Temîm'den Cüd'ân oğlu Abdullah'ın evinde toplandılar."Mekke'de
zulmü önlemeğe yerli-yabancı hiç kimseye karşı haksızlık ettirmemeğe" karar
verdiler. Haksızlığa uğrayan kimselere yardım edeceklerine yemin ettiler.
Yemenlinin hakkını Âs'tan alıp geri verdiler.
Mekke'de âsâyişi yoluna koydular.
Vaktiyle, Cürhümîler zamanında Fadl b. Hâris,,
Fudayl b. Vedâa ve Mufaddal b. Fedâle isimlerinde üç kabîle başkanı, kabîleleri
ile toplanarak,"Mekke'de zulme meydan vermeyeceğiz, zayıfların hakkını adâlet
üzere alacağız..."(38) diye yemin etmişlerdi. Onların bu yeminlerine "Hılfu'l-fudûl"
(Fadılllar yemini) denilmişti. Cüd'ân oğlu Abdullah'ın evinde aynı konuda
yapılan yemine de bu sebeple "Hılfu'l-fudûl" denildi.
Peygamberimiz (s.a.s.) 20 yaşında iken bu
toplantıda amcaları ile beraber üye olarak bulundu. Bu cemiyetin çalışmalarından
son derece memnun kaldığını Peygamberliğinden sonra: "İslâm'da da böyle bir
cemiyete cağrılsam, yine icâbet ederim", sözleriyle ifâde etmiştir.(39)
III- HZ. MUHAMMED (S.A.S.)'İN EVLİLİK DÖNEMİ
1- TİCÂRET HAYÂTI
Bütün Mekke'liler gibi Hz. Muhammed (s.a.s.)
de amcasıyle birlikte ticâret yapıyordu. Gerek çocukluğunda, gerekse ticâret
hayâtında, dürüstlüğü ile tanınmıştı. Sözünde durmadığı, yalan söylediği,
başkalarına zarar verecek bir davranışta bulunduğu, bir kimseyi incittiği asla
görülmemiş; dürüstlüğü dillere destan olmuştu. Bu yüzden Mekke'liler O'na
"el-Emîn" (her konuda güvenilir kişi) diyorlardı. O'nun bu yüksek ahlâkını
öğrenen Kureyşin zengin kadınlarından Hatice, kendisine sermâye vererek ticâret
ortaklığı teklif etti. Böylece Peygamber (s.a.s.) ile Hatice arasında ticâret
ortaklığı başladı.
2- HZ. HATİCE İLE EVLENMESİ
Kureyşin Esed oğulları kolundan Huveylid kızı
Hatice zeki, dirâyetli, şeref ve asâlet sâhibi, 39-40 yaşlarında zengin ve güzel
bir hanımdı. Daha önce iki defa evlenmiş ve dul kalmıştı. Kureyşin ileri
gelenlerinden pek çok isteyenler olmuş, fakat hiç biri ile evlenmemişti.
Güvendiği kimselere sermâye vererek ticâret ortaklığı yapıyor, böylece servetini
artırıyordu. Yüksek ahlâk ve âli-cenâblığı sebebiyle, kendisine Müslümanlıktan
önce "Tâhire" denildiği gibi, sonra da "Haticetü'l-Kübra" denilmiştir.
Hz. Hatice bir ticâret kafilesiyle
Peygamberimiz (s.a.s.)'i Şam'a gönderdi. Kölesi Meysere'yi de hizmetine verdi.
Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.) Şam'a kadar gitmedi; malları Busra'da satarak geri
döndü. Çünkü Bahîra'nın ölümünden sonra yerine geçen Râhip Nestûra da, Hz.
Muhammed (s.a.s.)'in Şam'a gitmesini uygun bulmamıştı.(40)
Üç ay kadar sonra, Hz. Muhammed (s.a.s.)
beklenilenin çok üzerinde kazanç elde ederek döndü. Hz. Hatice, bu büyük insanın
emniyet, dürüstlük ve gayretine hayran oldu. Daha sonra araya vasıtalar girdi;
evlenmeleri kararlaştırıldı. Bu esnâda Hz.Muhammed (s.a.s.) 25, Hz Hatice ise 40
yaşlarındaydı.(41)
Nikâh, Hatice'nin amcazâdesi, Varaka oğlu
Nevfel tarafından Hz. Hatice'nin evinde kıyıldı. Ebû Tâlib ile Varaka birer
hitâbede bulunarak, her iki âilenin üstünlük ve meziyetlerini dile
getirdiler.(42) Esâsen, Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Hz. Hatice'nin nesebleri
Kusayy'da birleşir. Hz. Hatice'ye 20 dişi deve mehir verildi.(43) Nikâhtan sonra
develer kesilerek dâvetlilere ziyâfet çekildi.
Evlenmelerinden sonra, Hz. Muhammed (s.a.s.),
Hz. Hatice'nin evine geçti. Örnek ve mutlu bir âile yuvası kurdular. Hz. Hatice,
Hz. Muhammed (s.a.s.)'e derin bir saygı ve sevgi ile bağlıydı. Peygamberliğinden
önce olduğu gibi, Peygamberlik devrinde de en büyük yardımcısı oldu. Yüksek ve
eşsiz ruhlu bir hanım olduğunu gösterdi.
Peygamberimiz (s.a.s.)'de ondan son derece
memnundu. O devirde çok evlilik âdet olduğu ve bir çok teklifler aldığı ve
aralarında yaş farkı da bulunduğu halde, onun üzerine evlenmedi; ölümünden sonra
da onu hep hayırla andı.
3- HZ. PEYGAMBER (S.A.S)'İN ÇOCUKLARI
Peygamberimiz (s.a.s.)'in Hz. Hatice'den ikisi
erkek, dördü kız olmak üzere sırasıyla, Kaasım, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm,
Fâtıma ve Abdullah adlarında altı çocuğu oldu. Arablarda ilk çocuğun adı ile
künyelendirme âdet olduğundan Hz.Peygamber (s.a.s.)'e de "Ebü'l-Kaasım" denildi.
Kaasım ile Abdullah küçük yaşta öldüler. Kızları büyüdüler. Fakat Fâtıma'dan
başka hepsi de babalarından önce vefât ettiler. Yalnız Fâtıma, Peygamber
(s.a.s.)'in vefâtından sonra altı ay daha yaşadı.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s), kızlarının en büyüğü
Zeyneb'i Ebu'l-Âs ile evlendirdi. Ebü'l Âs, Müslüman olmadığı için, Zeyneb'in
hicretine izin vermemişti. Bedir Savaşında esir düştü. Zeyneb'i Medine'ye
göndermek şartı ile serbest bırakıldı. Daha sonra Müslüman olarak Medine'ye
geldi. Zeyneb'i tekrar aldı.(44)
Rukiyye ile Ümmü Gülsüm'ü, amcası Ebû Leheb'in
oğullarından Utbe ve Uteybe ile evlendirmişti. İslâmiyetten sonra Ebû Leheb, Hz.
Peygamber (s.a.s.)'e olan düşmanlığı sebebiyle oğullarına eşlerini boşamaları
için baskı yaptı. Onlar boşadıktan sonra, Rasûlullah (s.a.s.) Rukiyye'yi Hz.
Osman'la evlendirdi. Rukiyye'nin ölümünden sonra da Ümmü Gülsüm'ü nikâhladı. Bu
yüzden Hz. Osman'a "iki nûr sâhibi" anlamına "Zi'n-nûreyn" denildi.
En küçük kızı Fâtıma'yı ise Hz. Ali ile
evlendirdi. Hasan ve Hüseyin, Hz. Fâtıma'nın çocuklarıdır. Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.)'in nesli, Hz. Fâtıma ile devâm etmiştir.
Peygamberimiz (s.a.s.)'in Mısırlı eşi
Mâriye'den de İbrâhim adlı bir oğlu olmuş, fakat Hicretin 10'uncu yılında henüz
iki yaşına girmeden ölmüştür.
4- KÂBE'NİN TÂMİRİNDE HAKEMLİĞİ (605 M.)
Hz. İbrâhim ve Hz. İsmâil tarafından yapılmış
olan Kâbe, geçen uzun asırlar içinde yağmur ve sel suları ile harabolmuş, tâmir
edilmesi gerekmişti.
Kureyşliler, Kâbe binasını yıkarak, yeniden
yapmaya karar verdiler. Yardımlar toplandı, gerekli malzeme temin edildi. Hz.
İbrâhim'in yaptığı temele kadar yıkarak, duvarları yeniden örmeğe başladılar.
Ancak; "Hacer-i Esved"i yerine koyma sırası gelince anlaşamadılar. Kureyş'in
bütün kolları, bu şerefin kendilerine âit olmasını istiyordu. Anlaşmazlık dört
gün sürdü, kan dökülmek üzereydi ki,(45) Kureyş'in en ihtiyarı Ebû Ümeyye veya
Huzeyfe b. Muğîre"Harem kapısından ilk girecek zâtın hakem yapılarak, onun
vereceği karara uyulmasını" teklif etti.(46) Bu teklif kabul edildi. Az sonra
kapıdan Hz. Muhammed (s.a.s) girmişti. Buna o kadar sevindiler ki, "el-Emîn,
el-Emîn, O'nun hakemliğine râzıyız..." diye bağrıştılar.Yanlarına gelince,
durumu anlattılar.
Hz. Muhammed (s.a.s.), üzerine Hacer-i Esved-i
koyduğu yaygının uçlarını Kureyşin ulularına tutturdu; hep berâber, konulacağı
yere kadar taşıdılar. Hz. Peygamber (s.a.s.)'de taşı alıp yerine yerleştirdi.
Anlaşmazlığın bu şekilde çözümlenmesi herkesi memnûn etti. Böylece büyük bir
felâket önlenmiş oldu.(47)
Bu olay, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in zekâ ve
dirâyeti yanında, O'nun Mekkeliler arasındaki sonsuz itibâr ve güvenini de
göstermektedir. Bu esnâda Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) 35 yaşında idi.
Kâbe'nin tâmirinde Hz. Peygamber (s.a.s.) de
bizzât çalışmış, taş taşımış, hatta bu yüzden omuzları yara olmuştu. Bir defa,
amcası Abbâs'ın sözüne uyarak, taş acıtmasın diye elbisesini omuzuna
topladığında vücûdu açılıverince baygın halde yere düşmüştü. Rasûlullah (s.a.s.)
o andan sonra hiç üryân görülmemiştir.(48)
|
|
Yorumları Oku (8) Yorum Yaz Yazdır Tavsiye Et
|
Yazı Başlığı: Hz. Muhammed’in Peygamber Oluşu
Eklenme Tarihi: August 4, 2007
Kategori: peygamberimizin_hayati
Hz.
Muhammed’in Peygamber Oluşu
Hz. Muhammed (s.a.s.) 40 yaşında
Peygamber oldu. 23 yıllık Peygamberlik devresinin 13 yılı Mekke'de, 10 yılı
Medine'de geçti. Bu itibârla Peygamberlik devresinin:
a) Nübüvvet'den Hicret'e kadar devâm eden 13 yıllık süresine
"Mekke Devri" (610- 622);
b) Hicretten vefâtına kadar olan 10 yıllık süresine de
"Medine Devri" (622-632) denir.
BİRİNCİ BÖLÜM MEKKE DEVRİ
I- HZ.MUHAMMED (S.A.S.)'İN PEYGAMBER
OLUŞU
1- HİRA'DA İNZİVÂ
Eskiden beri Mekke'deki hanîf ve zâhitler, recep ayında inzivâya çekilirlerdi.
Her biri, Mekke'nin 3 mil (bir saat) kuzeyinde Hira (Nûr) dağında bir köşeye
çekilir, tefekküre dalardı. (49)
40 yaşlarına doğru Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
kalbinde de bir yalnızlık sevgisi belirdi. O da Hira (Nûr) Dağında bir mağaraya
çekilip, günlerce orada kalıyor, Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz kudret ve azametini
düşünerek O'na ibâdet ediyordu. Giderken azığını da berâberinde götürüyor,
bitince evine dönüyor, sonra tekrar gidiyordu. Böylece Cenâb-ı Hakk, O'nu büyük
vazifesine hazırlıyordu. Zaman zaman "Sen Allah elçisisin..." diye kulağına
sesler geliyor, fakat etrafta hiç bir şey göremiyordu.(50)
Hz. Muhammed (s.a.s.)'e ilâhi vahyin
başlangıcı, sâdık rüyâlar şeklinde oldu. Gördüğü her rüya, olduğu gibi
çıkıyordu. (51) Bu hâl, altı ay kadar devam etti.
2-İLK VAHY
610 yılı Ramazan ayının(52) Kadir
Gecesinde,(53) ridâsına bürünüp Hira'daki mağarada düşünmeye dalmış olduğu bir
sırada, bir sesin kendisini ismi ile çağırmakta olduğunu duydu. Başını kaldırıp
etrafına baktı; kimseyi göremedi. Bu sırada her tarafı ansızın bir nûr
kaplamıştı; dayanamayıp bayıldı. Kendisine geldiğinde karşısında vahiy meleği
Cebrâil'i gördü. Melek O'na:
-"Oku" Dedi. Hz. Muhammed (s.a.s.):
-"Ben okuma bilmem", diye cevap verdi. Melek, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i kucaklayıp
güçsüz bırakıncaya kadar sıkdı.
-"Oku" diye emrini tekrarladı. Hz. Muhammed (s.a.s.) yine:
-"Ben okuma bilmem..." cevâbını verdi. Melek emrini tekrarlayıp üçüncü defa Hz.
Peygamber (s.a.s.)'i sıktıktan sonra "el-Alak" Sûresi'nin ilk beş âyetini okudu.
"Yaratan Rabb'ının adıyle oku. O, insanı alak'tan (aşılanmış yumurtadan)
yarattı. Oku, kalemle (yazmayı) öğreten, insana bilmediğini belleten Rabb'ın
sonsuz kerem sahibidir." (El-Alak Sûresi, 15).
Meleğin arkasından Hz. Peygamber (s.a.s.)'de bu âyetleri tekrarladı. Heyecanla
mağaradan çıkarak evine geldi. Yolda ilerlerken gök yüzünden bir sesin:
"Ya Muhammed. Sen Allah'ın elçisisin, Ben
de Cibril'im" dediğini duydu. Başını kaldırdığı zaman, Cebrâil'i gördü.(54)
Korku içinde evine vardı. Eşi Hz. Hatice'ye:
"Beni örtünüz, çabuk beni örtünüz" dedi.
Bir müddet dinlenip heyecânı geçtikten sonra gördüklerini Hz. Hatice'ye anlattı,
kendimden korkuyorum, dedi. Hz. Hatice, O'nu şu ölmez sözlerle teselli etti.
"Öyle deme. Allah'a yemin ederim ki, Cenâb-ı
Hakk hiç bir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen , akrabanı gözetirsin. İşini
görmekten âciz kimselerin ağırlıklarını yüklenirsin, Fakire verir, kimsenin
kazandıramayacağını kazandırırsın. Misâfiri ağırlarsın. Hak yolunda zuhûr eden
olaylarda halka yardım edersin..." (55)
3- VARAKA'NIN SÖZLERİ
Hatice daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s.)'i
amcazâdesi Nevfel oğlu Varaka'ya götürdü. Varaka hanîflerdendi. Tevrât ve
İncil'i okumuş, İbrânî dilini ve eski dinleri bilen bir ihtiyardı. Varaka
Peygamberimiz (s.a.s.)i dinledikten sonra:
-"Müjde sana yâ Muhammed, Allah'a yemin ederim
ki sen Hz. İsâ'nın haber verdiği son Peygambersin. Gördüğün melek, senden önce
Cenâb-ı Hakk'ın Musâ'ya göndermiş olduğu Cibril'dir. Keşki genç olsaydım da,
kavmin seni yurdundan çıkaracağı günlerde sana yardımcı olabilseydim... Hiç bir
Peygamber yoktur ki, kavmi tarafından düşmanlığa uğramasın, eziyet görmesin..."
(56) dedi. Aradan çok geçmeden Varaka öldü.
II- NEBÎLİK VE RASÛLLUK
Şüpheziz, seni biz, şâhit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik".
(Fetih Sûresi, 8)
İlk vahiy'den sonra, kısa bir süre vahyin
arkası kesildi.(57) Bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.) Hira'dan dönerken, bir ses
işitti. Başını kaldırıp semâya bakınca, kendisine daha önce Hira'daki mağarada
gelen meleği gördü.
Korku ve heyecân içinde evine döndü.
"Hemen beni örtünüz, beni örtünüz." dedi. Bu
esnada Cebrâil, el-Müddessir Sûresinin ilk âyetlerini getirdi.
"Ey örtüsüne bürünen (peygamber). Kalk, (insanları) azâb ile korkut. Rabb'ının
adını yücelt (Namaz'da tekbir getir.) Elbiseni temiz tut. Kötü şeyleri terket."
(el-Müddessir Sûresi, 1-5).
İlk vahiy ile Hz. Muhammed (s.a.s.) "Nebî"
olmuş, henüz başkalarına "Hak Dini" tebliğ ile görevlendirilmemişti. Bu ikinci
vahiy ile "Risâlet" verildi. Hak Dini tebliğ ile görevlendirildi. Ancak açık
dâvet emredilmedi.
1- İSLÂMDA İLK İBÂDET
İslâmda Allah'a imândan sonra ilk farz kılınan
ibâdet, namazdır. İkinci vahiy ile el-Müddessir Sûresinin ilk âyetlerinin
indirilmesinden sonra, Mekke'nin üst yanında bir vâdide, Cibril (a.s.),
Rasûlullah (s.a.s.)'e gösterip öğretmek için abdest almış, peşinden Cibril'den
gördüğü şekilde Rasûlullah (s.a.s.) de abdest almıştır.
Sonra Cibril (a.s.) Hz. Peygamber (s.a.s.)'e
namaz kıldırmış ve namaz kılmayı öğretmiştir.(58)
Eve dönünce Rasûlullah (s.a.s.) abdest almayı
ve namaz kılmayı eşi Hz. Hatice'ye öğretmiş, o da abdest almış ve ikisi birlikte
cemâatle namaz kılmışlardır.
2- İLK MÜSLÜMANLAR
"İyilik işlemekte önde olanlar, karşılıklarını
almakta da önde olanlardır."
(Vâkıa Sûresi, 10)
Hz. Peygamber (s.a.s.)'e ilk imân eden ve
O'nunla birlikte ilk defa namaz kılan kişi, eşi Hz. Hatice oldu. Daha sonra
evlâtlığı Hârise oğlu Zeyd.(59) ve amcasının oğlu Hz. Ali Müslüman oldular.
a ) Hz. Ali'nin İslâm'ı Kabûl Etmesi
Ebû Tâlib, Hz. Muhammed (s.a.s.)'i, 8 yaşından
25 yaşına kadar evinde barındırmış O'nu öz çocuklarından daha çok sevmişti.
Evliliğinden sonra Hz. Muhammed (s.a.s.), eşi Hz. Hatice'nin evine geçmiş ve
maddî bakımdan refâha kavuşmuştu. (60) Ebû Tâlib'in âilesi ise pek kalabalıktı.
Peygamberimiz (s.a.s.) amcasının sıkıntısının biraz azalması için 5 yaşından
itibâren Ali'yi yanına almıştı. Bu yüzden Ali, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında
kalıyordu.(61)
Hz. Ali, Peygamberimiz (s.a.s.) ile Hz.
Hatice'yi namaz kılarken görünce, bunun ne olduğunu sordu. Peygamber Efendimiz,
O'na Müslümanlığı anlattı. O da Müslümanlığı kabûl etti. Bu esnâda Hz. Ali henüz
on yaşlarında bir çocuktu.
b) Hz. Ebû Bekir'in Müslüman Olması
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in yakın ve en samîmi
dostu olan Ebû Kuhâfe oğlu Ebû Bekir, Kureyş kabîlesi'nin Teymoğulları
kolundandır. Baba ve anne tarafından soyu, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in soyu ile
Mürre'de birleşir.
Hz. Ebû Bekir'in Mekke'de Kureyş arasında büyük bir itibârı vardı. Zengin ve
dürüst bir tüccârdı. Aralarındaki güven ve samîmiyet sebebiyle, Peygamberimiz
(s.a.s.) âilesi dışındakilerden ilk olarak Hz. Ebû Bekir'i İslâm'a dâvet etti.
Hz. Ebû Bekir bu dâveti tereddütsüz kabûl etti. Esâsen, câhiliyet devrinde bile
putlara hiç tapmamış, ağzına bir yudum içki koymamıştı. Hz. Ebû Bekir'in
Müslüman olmasıyla, Peygamberimiz (s.a.s.) büyük bir desteğe kavuştu. Onun
gayret ve delâletiyle, Mekke'nin önemli şahsiyetlerinden Affân oğlu Osmân, Avf
oğlu Abdurrahman, Ebû Vakkas oğlu Sa'd, Avvâm oğlu Zübeyr, Ubeydullah oğlu Talha
da Müslümanlığı kabûl ettiler. Hz. Hatice'den sonra Müslüman olan bu 8 zata "İlk
Müslümanlar" (Sabıkûn-i İslâm) denilir.
3- AÇIK DÂVETİN BAŞLAMASI (613-614 M)
Peygamber (s.a.s.) Efendimiz ilk üç yıl halkı
gizlice İslâm'a dâvet etti. Yalnızca çok güvendiği kimselere İslâm'ı açıkladı.
(62) Başta Hz. Ebû Bekir olmak üzere, Hak dini kabul etmiş olanlar da, el
altından güvendikleri arkadaşlarını teşvik ediyorlardı. Bu üç yıl içinde
Müslümanların sayısı ancak 30'a çıkabildi.(63) Bunlar ibâdetlerini evlerinde
gizlice yapıyorlardı.
Peygamberliğin dördüncü yılında (614 M.) inen:
"Sana emrolunan şeyi açıkca ortaya koy, müşriklere aldırma". (el-Hicr Sûresi,
94) anlamındaki âyet-i celile ile İslâm'ı açıktan tebliğ etmesi emrolundu. Bunun
üzerine Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) halkı açıktan İslâm'a dâvete başladı.
Harem-i Şerif'e gidip kendisine inen âyetleri
açıktan okuyordu:
"Ey insanlar şüphesiz ben, göklerin ve
yerin mülk (ve hâkimiyetine) sâhip ve kendinden başka hiç bir tanrı olmayan,
dirilten ve öldüren Allah'ın sizin hepinize gönderdiği Peygamberiyim. O halde
Allah'a, ümmî nebiy olan Rasûlune-ki O'da Allah'a ve O'nun sözlerine
inanmıştır,- imân edin, O'na uyun ki doğru yolu bulmuş olasınız..." (el-A'raf
Sûresi, 158) diyerek onları İslâm'a dâvet ediyordu.
Açık dâvetin başlamasından sonra, halkla daha
kolay temas edebilmek için Rasûlullah (s.a.s.), kendi evinden, Safâ ile Merve
arasında işlek bir yerde bulunan "Erkam"ın evine taşındı. Bir çok kimse bu evde
İslâm'la şereflendiği için bu eve "Dâr-ı İslâm" denildi.(64/1)
4- YAKIN AKRABASINI İSLÂM'A DÂVETİ
"Önce en yakın akrabanı (Allah'ın azâbıyla)
korkut" (eş Şuarâ Sûresi, 214) anlamındaki âyet-i celîle inince Rasûl-i Ekrem
(s.a.s.), Safâ Tepesi'ne çıkarak:
"Ey Abdülmuttaliboğulları, Ey Fihroğulları, Ey
Abdimenâfoğulları, Ey Zühreoğulları..." diyerek bütün akrabasına oymak oymak
seslendi. Hepsi toplandıktan sonra:
-"Ey Kureyş cemâati, size "şu dağın eteğinde
veya şu vâdide düşman süvârisi var. Üzerinize baskın yapacak desem, bana inanır
mısınız?" diye sordu. Hepsi bir ağızdan:
-"Evet, inanırız, çünkü şimdiye kadar senden
hiç yalan duymadık, sen yalan söylemezsin..." dediler. O zaman Rasûlullah
(s.a.s.):
-"O halde ben size, önümüzde şiddetli bir azâb
günü bulunduğunu, Alah'a inanıp, O'na kulluk etmeyenlerin bu büyüyk azâba
uğrayacaklarını haber veriyorum... Yemin ederim ki, Allah'tan başka ibâdete
lâyık tanrı yoktur. Ben de Allah'ın size ve bütün insanlara gönderdiği
Peygamberiyim...(Rasûl-i Ekrem her bir oymağa ayrı ayrı hitâb ederek) Allah'tan
kendinizi ibâdet karşılığında satın alarak, azâbından kurtarınız. Bu azâbtan
kurtulmanız için, ben Allah tarafından verilmiş hiç bir nüfûza sâhip
değilim..."(64/2)
-"Ey Kureyş Cemâati! Siz uykuya dalar gibi
öleceksiniz. Uykudan uyanır gibi dirileceksiniz. Kabirden kalkıp Allah divânına
varınca, muhakkak dünyadaki bütün yaptıklarınızdan hesâba çekileceksiniz.
İyiliklerinizin mükâfâtını, kötülüklerinizin de cezâsını göreceksiniz. "O
Mükâfât ebedi Cennet, cezâ da Cehennem'e girmektir..." (65) diyerek sözlerini
bitirdi.
Peygamberimiz (s.a.s.)'in bu sözleri, umumi
bir muhâlefetle karşılanmadı. Yalnızca Ebû Leheb:
-"Helâk olasıca, bizi bunun için mi çağırdın?"
sözleriyle Rasûlullah (s.a.s.)'in gönlünü kırdı. Bunun üzerine onun hakkında:
"Ebû Leheb'in iki elleri kurusun,yok olsun.
O'na ne malı ne de kazandığı fayda verdi. Alevli bir ateşe yaslanacaktır O.
Boynunda bükülmüş bir ip olduğu halde, karısı da odun hammalı olarak." (Leheb
Sûresi, 1-5) meâlindeki sûre-i celîle nâzil oldu.(66)
III- MEKKE MÜŞRİKLERİNİN MÜSLÜMANLARA KARŞI
DAVRANIŞLARI
İslâm'ın Mekke'de yayılmaya başlaması ile
Mekke halkı iki kısma ayrıldı. l) Müslümanlar, 2) Müslümanlığı kabûl etmeyen
müşrikler.
Müşriklerin, Müslümanlara karşı davranışları,
sırasıyla beş safha geçirdi: Alay, hakaret, işkence, ilişkileri kesme (boykot),
memleketten çıkarma ve öldürme (şiddet politikası).
1- ALAY VE HAKARET DÖNEMİ
Kureyşliler başlangıçta Hz. Muhammed
(s.a.s)'in Peygamberliğini önemsememiş göründüler. İmân etmemekle beraber,
putlar aleyhine söz söylemedikçe, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in dâvetine ses
çıkarmadılar. Yalnızca, Rasûlullah (s.a.s.)'i gördüklerinde, "İşte gökten
kendisine haber geldiğini iddia eden..." diyerek eğlendiler. Müslümanları alaya
alıp küçümsediler. Böylece "alay devri" başlamış oldu.
Kurân-ı Kerîm, onların bu tutumlarını bize
bildirmektedir.
"Suçlular, şüphesiz mü'minlere gülerlerdi.
Yanlarından geçtiklerinde, birbirlerine göz kırpıp, kaş işâretiyle istihzâ
ederlerdi. Arkadaşlarına döndüklerinde, eğlenerek (neş'e içinde) dönerlerdi.
Mü'minleri gördüklerinde, "bunlar gerçekten sapık kimseler" derlerdi. (el-Mutaffifîn
Sûresi, 29-32)
Putlarla ilgili, "Siz de; Allah'ı bırakıp
tapmakta olduklarınız (putlar) da, hiç şüphesiz Cehennem odunusunuz..."
(el-Enbiya Sûresi, 98) anlamındaki âyet-i kerîme inince, müşrikler son derece
kızdılar. Artık Müslümanlara düşman olup, hakaret ettiler. Böylece, "hakaret
devri" başladı.
Kureyş'in puta tapıcılıkta yararı vardı. Mekke
puta tapıcıların merkezi durumundaydı. Kâbe ve civârındaki putları ziyâret için
gelenlerle Mekke hergün dolup taşıyor, bu yüzden Kureyş, hem para, hem itibâr
kazanıyordu. Mekke'de Müslümanlık yayılırsa bütün bu menfaatler elden gittiği
gibi, diğer kabîleler Kureyş'e düşman olabilirlerdi. Üstelik Müslümanlık herkesi
eşit sayıyor, soy-sop, asâlet, zenginlik-fâkirlik farkı gözetmiyordu. Bu yüzden
Kureyş ileri gelenleri Müslümanlığı kendi çıkarları için tehlikeli gördüler.
Müslümanlığın yayılmasını önlemek ve ortadan kaldırmak için her çâreye
başvurdular.
2- İŞKENCE DÖNEMİ
a) Kureyş'in Ebû Tâlib'e Başvurması:
Kureyş'in ileri gelenlerinden Utbe b. Rabia,
Şeybe b. Rabia, Ebû Cehil, Ebû Süfyan, Velîd b. Muğıra, Âs b. Vâil ve Âs b.
Hişâm'dan oluşan bir hey'et Hâşimoğullarının reisi Ebû Tâlib'e gelerek:
"Kardeşinin oğlu ilâhlarımıza hakaret ediyor,
dinimizi yeriyor, bizi aptal, dedelerimizi sapık gösteriyor. Ya O bu işten
vazgeçsin, yahut sen himâyeden vazgeç de, biz hakkından gelelim..." dediler. Ebû
Tâlib onları tatlılıkla savdı.(67) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in eskisi gibi
görevine devam ettiğini görünce yeniden Ebû Tâlib'e geldiler.
"Artık sabır ve tahammülümüz kalmadı. Ne olacaksa olsun, iki taraftan biri yok
olsun, diğeri kurtulsun..." diye tehdit ettiler. Ebû Tâlib durumun nâzik
olduğunu gördü. Bütün Kureyş'e karşı koyamazdı. Yeğeni Hz. Muhammed (s.a.s.)'e
durumu anlatarak:
-"Bak oğlum, akraba arasında düşmanlık sokmak
iyi olmaz. Sen yine dinine göre hareket et, ama onların putlarını aşağılama,
onlara sapık deme. Kendini de , beni de koru, bana gücümün üstünde yük
yükleme..." dedi. Hz. Peygamber (s.a.s.) üzüldü. Artık amcası da kendisini
koruyamıyacaktı. Müslümanlar henüz sayıca az ve zayıftı. Mübârek gözleri
yaşlarla dolarak:
-"Ey amca, Allah'a yemin ederim ki, onlar sağ
elime Güneş'i, sol elime de Ay'ı koysalar, ben yine görevimi bırakmam..."
diyerek ayrılmak üzere yerinden kalktı.Yeğeninin gücenmesine dayanamayan Ebû
Tâlib:
-"Ey kardeşimin oğlu, istediğini söyle, yemin
ederim ki, seni hiç bir zaman, hiç bir şey karşısında himâyesiz bırakacak
değilim." dedi.(68) Daha sonra Ebû Tâlib, Hâşimoğullarını toplayarak durumu
anlattı ve Kureyş'e karşı âile şerefi adına Hz. Peygamber (s.a.s.)'in
korunmasını istedi. Ebû Leheb'den başka bütün âile fertleri, Müslüman olsun,
olmasın, bu teklifi kabûl ettiler.(69)
b) Kureyş'in Hz.Peygamber (s.a.s)'e
Başvurması
Ebû Tâlib'e yaptıkları mürâcaatlardan bir sonuç alamayınca Kureyş uluları
bizzât, Hz. Peygember (s.a.s.)'e geldiler:
-"Yâ Muhammed! Sen soy ve şeref yönünden
hepimizden üstünsün. Fakat Araplar arasında, şimdiye kadar hiç kimsenin
yapmadığını yaptın; aramıza ayrılık soktun, bizi birbirimize düşürdün. Eğer
maksadın zengin olmaksa, seni kabîlemizin en zengini yapalım. Reislik istersen,
başkan seçelim. Evlenmek düşünüyorsan, Kureyş'in en asil ve en güzel kadınları
ile evlendirelim. Eğer cinlerin kötülüğüne kapılmışsan, seni tedâvî ettirelim.
İstediğin her fedakârlığa katlanalım. Bu davâ'dan vazgeç, düzenimizi bozma..."
dediler. Rasûlullah (s.a.s.):
-"Söylediklerinizden hiç biri bende yok. Beni
Rabb'ım size Peygamber gönderdi, bana kitâp indirdi. Cenâb-ı Hakk'ın emirlerini
size tebliğ ediyorum. İmân ederseniz, dünya ve âhirette mutlu olursunuz. İnkâr
ederseniz, Cenâb-ı Hak aramızda hükmedinceye kadar sabredip bekleyeceğim.
Putlara tapmaktan vazgeçip, yalnızca Allah'a ibadet ediniz...." diye cevâp
verdi. (70)
- "Bizim 360 tane putumuz Mekke'yi idâre
edemezken bir tek Allah dünyayı nasıl idâre eder..." diyerek gittiler.(71)
"O kâfirler, içlerinden bir uyarıcının
(Peygamberin) geldiğine şaştılar. 'Bu yalancı bir sihirbâzdır' dediler. O
(Peygamber) bütün ilâhları tek bir Tanrı mı yapmış? Bu cidden şaşılacak birşey...
dediler". (Sa'd Sûresi, 4-5).
c) İlk Müslümanların Gördükleri Eza ve
Cefalar
Müşrikler, Ebû Tâlib ve Hz. Peygamberle
yaptıkları görüşmelerden netice alamayınca Müslümanlara ezâ ve işkenceye
başladılar.(72)
Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman gibi kuvvetli ve
itibârlı bir âileye mensup olanlara pek ilişemiyorlardı. Fakat kimsesiz, fakir
Müslümanlara, özellikle köle ve câriyelere cihân târihinde eşine rastlanmayan
vahşet derecesinde işkenceler yapıyorlardı. Ebû Füheyke, Habbâb, Bilâl, Suhayb,
Ammâr, Yâsir ve Sümeyye bunlardandı.
Safvân b. Ümeyye'nin kölesi olan Ebû Füheyke,
efendisi tarafından her gün ayağına ip bağlanarak, kızgın çakıl ve kumlar
üzerinde sürükletilirdi.
Demirci olan Habbâb, kor hâlindeki kömürlerin
üzerine yatırılmış; kömürler sönüp kararıncaya kadar, göğsüne bastırılarak
kıvrandırılmıştı.
Ammâr'ın babası Yâsir, bacaklarından iki ayrı
deveye bağlanıp, develer ters yönlere sürülerek parcalanmış, kocasının bu
şekilde vahşice öldürülmesine dayanamayıp müşriklere karşı söz söyleyen Sümeyye,
Ebû Cehil'in attığı bir ok darbesiyle öldürülmüştü.(73)
Halef oğlu Ümeyye, kölesi Habeşli Bilâl'i
hergün çırılçıplak kızgın kumlar üzerine yatırır, göğsüne kocaman bir taş
koyarak güneşin altında saatlerce bırakır; Hz. Peygamber (s.a.s.)'e küfretmesi,
Müslümanlığı terk etmesi için ezâ ederdi. Birgün, ellerini ayaklarını sımsıkı
bağlayarak boynuna bir ip geçirmiş, sokak çocuklarının eline vererek çıplak
vücûdunu kızgın kumlar üzerinde Mekke sokaklarında sürütmüştü. Sırtı yüzülüp
kanlar içinde kalan Bilâl, bu durumda yarı baygın halde bile "Ehad, Ehad" (Allah
bir, Allah bir) diyordu.(74)
Anne ve babası vahşice öldürülen Ammâr,
gördüğü işkencelere dayanamamış, müşriklerin istedikleri sözleri söylemişti.
Ellerinden kurtulunca, ağlayarak Hz. Peygamber (s.a.s.)'e durumu anlatmış,
Rasûlullah (s.a.s.)'de: "Sana tekrar eziyet ederlerse; kurtulmak için yine öyle
söyle" demişti."(75)
Hz. Ebû Bekir, müşrik sâhiplerinin
işkencelerinden kurtarmak için, yedi tane Müslüman köle ve câriyeyi büyük
bedeller ödeyerek satın alıp âzâd etmişti. Rasûlullah (s.a.s.)'in müezzini Bilâl
bunlardandı.(76)
Hâşimîlerden çekindikleri ve Ebû Tâlib'in
himayesinde olduğu için önceleri Rasûlullah (s.a.s.)'in şahsına
dokunamıyorlardı. Zamanla "mecnûn, falcı, şâir sihirbaz" gibi sözler söylemeğe
başladılar. En sonunda fırsat buldukça O'na da hakaret, işkence ve her türlü
kötülüğü yapmaktan çekinmediler. Geçeceği yollara dikenler döküyorlar, üzerine
pis şeyler atıyorlar, kapısına kan ve pislik sürüyorlar, evinin önüne pislik
atıyolardı. Bir defa Harem-i Şerifte namaz kılarken "Ukbe b. Ebî Muayt" saldırıp
boğmak istemiş, Hz. Ebû Bekir kurtarmıştı (77) Başka bir zaman, Kâbe'nin yanında
namaz kılarken, Ukbe b. Ebî Muayt Ebû Cehil'in teşvikiyle yeni kesilmiş bir
devenin iç organlarını, secdeye vardığında üzerine atmış; kızı Fâtıma yetişip
üzerindeki pislikleri temizledikten sonra, başını secdeden kaldırabilmişti.(78)
Müşriklerin kötülükleri giderek dayanılmaz bir duruma gelmiş. Müslümanlar
Mekke'de barınamaz hâle gelmişlerdi.
3- HABEŞİSTAN'A HİCRET
"Zulme uğradıktan sonra, Allah yolunda
hicret edenleri, and olsun ki, dünyada güzel bir yerde yerleştiririz. Âhiret
ecri ise daha büyüktür."
(en-Nahl Sûresi, 41)
a) Habeşistan'a İlk Hicret Edenler (615 M.)
Müşriklerin ezâları dayanılmaz bir hal almıştı. Müslümanlar serbestçe ibâdet
edemiyorlardı. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.s.) Müslümanların Habeşistan'a hicret
etmelerine izin verdi.
Müslümanlar Habeşistan'a iki defa hicret ettiler. İlk defa 12'si erkek, 4'ü
kadın 16 kişi Mekke Devri'nin (Peygamberliğin) 5'inci yılında (615 M.) Recep
ayında Mekke'den gizlice ayrılarak Kızıldeniz kıyısında birleştiler. Başlarında
bir reisleri yoktu. Buradan kiraladıkları bir gemi ile Habeşistan'a geçtiler.
İçlerinde, Hz. Osman, eşi Rukiyye, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf ve
Abdulllah b. Mes'ûd gibi muhterem zâtlar da vardı.(79)
b) İkinci Habeşistan Hicreti (616 M.)
İlk hicret edenler Habeşistan'da iken inen "en-Necm Sûresi"ni Hz. Peygamber
(s.a.s.) Hârem-i Şerifte müşriklere okudu. Bitince, sûrenin sonunda "secde
âyeti" bulunduğu için, Allah'a secde etti. Bu sûrenin 19 ve 20'inci âyetlerinde
müşriklerin putlarından "Lât, Uzza ve Menât'ın" isimleri de geçtiğinden
müşrikler de Hz. Peygamber (s.a.s.)'le birlikte putları için secde etmişlerdi.
Bu olay, "Mekkeliler toptan Müslüman oldu" diye bir şâyianın çıkmasına sebep
olmuş, bu asılsız şâyia tâ Habeşistan'da duyulmuş, bu yüzden hicret eden
Müslümanlar da, Habeşistan'da üç ay kaldıktan sonra dönmüşlerdi.(80)
Müslümanlar, Habeşistan'dan döndüklerine pişman oldular. Çünkü müşrikler zulüm
ve işkencelerini daha da artırmışlardı. Bu sebeple Müslümanlar, Mekke Devri'nin
7'inci yılında (616 M.) 77'si erkek, 13'ü kadın olmak üzere 90 kişi 2'inci defa
Habeşistan'a hicret ettiler. Bu ikinci hicrette kafile başkanı Hz. Ali'nin
ağabeyi Câfer Tayyar'dı.(81)
c) Kureyş Elçileri İle Câfer Arasında Geçen
Münâzara
Müslümanların Habeşistan'a hicreti, müşrikleri
endişelendirdi. Müslümanlığın etrâfa yayılmasından korktular. Hicret eden
Müslümanların kendilerine teslim edilmesi için Habeşistan Necâşi'si (82)
Ashame'ye kıymetli hediyelerle Amr b. Âs ile Abdullah b. Ebî Rabia'yı elçi
olarak gönderdiler.(83) Necâşi Müslümanlarla Kureyş elçilerini huzurunda
karşılaştırdı. Müslümanlara:
-"Kureyşliler elçi göndermişler, sizi geri
istiyorlar, ne dersiniz" diye sordu. Müslümanların reisi Câfer ayağa kalkarak:
-"Ey hükümdar, sorunuz onlara, biz onların
kölesi miyiz?"
Kureyş delegeleri adına Âs oğlu Amr (Amr b.Âs)
cevâp veriyordu:
-Hayır, hepsi hürdür.
-Onlara borcumuz mu var?
-Hayır, hiç birinde alacağımız yok.
-Kısas edilmemiz için, onlardan öldürdüğümüz
kimse var mı?
-Öyle bir isteğimiz yok.
-O halde bizden ne istiyorlar?
Amr cevap verdi:
-"Bunlar atalarımızın dininden çıktılar,
ilâhlarımıza hakaret ettiler, gençlerin inançlarını bozdular, aramıza ayrılık
soktular."
Bu iddialara karşı Câfer:
-"Ey hükümdar, biz câhil bir kavimdik. Taştan,
ağaçtan yaptığımız putlara tapıyorduk. Kız çocuklarımızı diri diri taprağa
gömüyor, ölmüş hayvanların leşlerini yiyorduk. İçki, kumar, fuhuş ve hertürlü
ahlâksızlığı yapıyorduk. Hak hukuk tanımıyorduk. Kuvvetliler zayıfları eziyor,
zenginler fakirlerin sırtından geçiniyordu.
Cenâb-ı Hakk bizim hidâyetimizi diledi.
İçimizden soyu-sopu, asâleti, ahlâk, fazilet ve dürüstlüğü hakkında kimsenin
kötü söz edemeyeceği bir Peygamber gönderdi. O bizi puta tapma zilletinden
kurtardı. Tek, Allah'ı tanıttı. Yalnız O'na kulluğa çağırdı. Bütün
ahlâksızlıklardan uzaklaştırdı. Doğru söylemeği, emâneti gözetmeyi, akrabalık
haklarına riâyeti, komşularla hoş geçinmeyi öğretti. Yalan söylemeği, yetim malı
yemeği, haksızlık etmeği yasakladı.
Biz O'na inandık. O'nun gösterdiği Hak Dini
kabûl ettik. Bu yüzden kavmimizin hakaret ve işkencelerine uğradık. Fakat
dinimizden dönmedik. Dayanamaz hâle gelince onlardan kaçıp, sizin himâyenize
sığındık..." dedi. Kur'ân-ı Kerim'den âyetler okuyarak herkesi heyacâna getirip
ağlattı.(84) Hz. İsâ ve Meryem'le ilgili olarak:
"Meryem çocuğu alıp kavmine getirdi. Onlar:
Meryem, utanılacak bir şey yaptın. Ey Harûn'un kızkardeşi, baban kötü bir kimse
değildi, annen de iffetsiz değildi... dediler. Meryem çocuğu gösterdi: Biz
beşikteki çocukla nasıl konuşabiliriz... dediler. Çocuk: Ben şüphesiz Allah'ın
kuluyum, bana kitap verdi ve beni Peygamber yaptı. Nerede olursam olayım, beni
mübârek kıldı. Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı, zekât vermemi ve anneme iyi
davranmamı emretti, beni bedbaht bir zorba kılmadı. Doğduğum günde, öleceğim
günde ve dirileceğim günde bana selâm olsun.. dedi".
İşte hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğlu
İsâ gerçek söze göre budur." (Meryem Sûresi, 27, 34)
Bu âyetleri dinleyen Habeş hükümdarı:
-"Allah'a yemin ederim ki, bu sözler Hz.
İsây'a gelen sözlerle aynı kaynaktan," dedi ve Kureyş elçilerinin teklifini
reddetti.(85)
Ertesi gün, Amr Necâşi'nin huzuruna çıkarak:
-"Onlar Hz. İsâ hakkında yakışıksız sözler
söylüyorlar", diyerek hükümdarı tahrik etmek istedi. Çünkü Habeş Necâşisi Ashame
Hırıstiyandı.
Bu idiaya karşı Câfer:
-"Biz, Hz. İsâ hakkında Cenâb-ı Hak Kur'ân'da
ne bildirmişse ancak onu söyleriz" dedi ve sonra şu anlamdaki âyeti okudu.
"Meryem oğlu İsâ Mesih, Allah'ın Peygamberi,
Meryem'e ulaştırdığı kelimesidir. O, Allah tarafından bir rûhdur..." (en-Nisâ
Sûresi, 171)
Bunun üzerine Necâşi yerden bir çöp alıp
göstererek:
"-Hz. İsâ'nın dedikleri ile sizin
söyledikleriniz arasında şu çöp kadar bile fark yok. Sizi ve Peygamberinizi
tebrik ederim. Şehâdet ederim ki, O zât, hak Peygamberdir. O'nu Hz İsâ
müjdelemişti..." dedi. Sonra, Kureyş elçilerine:
"-Peygamberlerini yalanlayan kavmin hediyesi
bana lâzım değil," diyerek getirdikleri hediyeleri geri verdi.(86)
Habeşistan'da Müslümanlar güven içinde kaldılar. Bunlardan bir kısmı,
Müslümanlar Medine'ye hicret edince Medine'ye gittiler (622 M.). Bir kısmı
Hudeybiye barışına kadar orada kaldılar. (628 M.) Câfer'in başkanlığında son 16
kişilik kafile ise Hayber'in fethi esnâsında Medine'ye döndü. (628 M.)
|
|
Yorumları Oku (4) Yorum Yaz Yazdır Tavsiye Et
|
|