Yazı Başlığı: Basım ve Kâğıt
Eklenme Tarihi: Ağustos 2, 2007
Kategori: icatlar_ve_buluslar
Basım
ve Kâğıt
Ortaçağ, tekniğin doğuş çağıdır: Doğum uzun,
güç ve acılı olmakla birlikte, sonları yaklaştıkça gelecek çağların uygarlığının
temelini kuracak, en önemli üç icadın gerçekleştirildiğini görüyoruz. Bunlar,
ortaçağın uygarlığa başlıca katkıları ve önemli çıkış noktaları olmuştur. Bu
noktalardan yapılan üç atılım, toplumu modern çağın eşiğine getirivermiştir.
Bu icatlardan birincisi, �baskı�dır. Gutenberg'den önce hazırlanmış bir kitaba
bakarsak bu icadın önemini daha iyi kavrayabiliriz: Madenden, deriden ya da
tahtadan yapılma iki levhanın arasına sıkıştırılmış kocaman bir şey... İçinde,
papazların aylarca çalışarak, büyük bir sabır ve sanatla meydana getirdikleri
bir teoloji ya da metafizik eserinin kopyası var. Görülüyor ki, kitap, o
çağlarda pahalı bir lüks eşyasıdır. En büyük kitaplıklarda bile birkaç yüzden
fazlasını bulmak imkânsızdır. Bunlardan birini Tıp Fakültesinden ödünç almak
isteyen Kral XI. Louis bile gümüşlerini rehin bırakmak zorunda kalmıştı.
XIV. yüzyılın sonlarında, ansızın ortaya "Kylographie"ler çıkıverdi. Bunlar,
üzerlerine desenler oyulmuş tahtadan levhalardır ve bu desenlerden birçok sayıda
basılabilmektedir. Kaynağı ta uzaklarda, Çin'de olan, bu oyma desenli basma
resimlerin bazıları 947 yılından günümüze kadar kalmıştır. Konu, titizlikle
düzleştirilmiş bir levhaya işleniyor; sonra desen ya da yazının çevresindeki
tahta çelik kalemle oyuluyor ve geriye kalan kabartma kısımlar iyice
mürekkeplenip kağıda basılıyordu.
'Bu tekniği Avrupa'ya getirenlerin Türkler ya da Ruslar olduğu sanılıyor. XV.
yüzyılın başlarında, iyice yaygınlaşan bu yöntemle bir yandan kutsal resimlerin
bolca dağılması sağlanırken öte yandan da oyun kâğıtları basılıyordu. Oyun
kâğıtlarının kaynağı Hindistan olsa gerektir; bunlar, Avrupa'da görünür görünmez
kumarbaz kitlesini hemen sarmıştı. Bunlar, tahta gravürlerle basımı sayesinde
bollaşırca, fiyatları da büyük ölçüde düştü. Zamanla bu kâğıtların tek levhayla
değil de, biri resmi, öteki yanındaki yazıları taşıyan iki levha kullanılarak
basılması düşünüldü. Sonra yazıların satırlara, daha sonra da harflere bölünmesi
akıl edildi. Bütün bu olgular zincirleme olarak birbirini izler yani birinden
ötekine kolay geçilir sanılmamak; çünkü sadece hurufatı (basım harflerini) icat
etmek yetmez, bunları çabuk basmayı sağlayacak sistemi de kurmak gerekir.
Baskının temel bulgusu olan hurufatın 1423'te gerçekleştirildiği, mucidinin de
kilise adamlarından ve çağının en önemli "kylografi" basımevlerinden birinin
sahibi Coster (1370-1440) olduğu sanılıyor. Tahtaya harfleri ilk oyan ve bunları
kelimeler ve cümleler yapmak üzere bitiştiren de Coster olsa gerektir. 1440'dan
çok önce bu yolla birçok kitaplarla Donatus'un "Latin Grameri"ni dizmiş ve
basmıştır. Sanıldığına göre, gelecek kuşakların Gutenberg adiyle tanıyacakları
Jean Gensfleich da onun çırakları arasındaydı. 1400'de Mayence'de doğan ve bir
yargıcın oğlu olan Gutenberg, ailesinin yoksul düşmesi üzerine bir zanaata
girmek zorunda kalınca kuyumculuğu seçmişti. Ama kısa süre sonra politikaya
fazlaca karıştığından, ülkesinden ayrılmak zorunda kaldı. Bir ara Coster'in
yanında çalışmış olduğu ve baskının toplum hayatında büyük bir devrim açacağını,
o çağlarda sezdiği, kuşku götürmez.
Gutenberg'i 1443-1444 yılları arasında Strasbourg'da görüyoruz. Harfleri
tahtadan değil, dökümle meydana getiriyor; bir yandan da ketenyağı ve is
karasıyla ilk baskı örneklerini hazırlıyordu. 1448'de, icadından yararlanmak ve
para kazanmak üzere Mayence'e döndü. İki yıl sonra, zengin bir burjuvadan
gerekli para yardımını sağlayarak Pierre Schaeffer'le birlikte işe koyuldu.
Böylece baskı tekniği doğmuş oluyordu. Mayence'deki küçük atölyede kurşun ve
antimon bileşimi kullanılmaktaydı. Bundan böyle de dünyanın bütün dökümcüleri
hurufat imalinde bu bileşimi kullanacaklardır. O dönemde el presiyle sayfanın
iki yanına birden basılıyordu. Mizanpaj yönünden de belirli bir ilerleme
görülmüştü.
Uzman tarihçiler, Gutenberg'in ilk bastığı eserin bir astronomi takvimi olduğunu
kabul ederler (1447). Bastıklarının en tanınmışı, yalnız on iki tanesi günümüze
kadar gelen, iki sütun 36 satır ve 1282 sayfalık "İncil"dir.
Gutenberg, 1467 ya da 1468'de öldüğünde, icadı baş döndürücü bir hızla
yayılmaktaydı. Önce İtalya'yı fethetti; 1464'de Roma yakınındaki Subiaco'da;
1470'de de Roma'da ilk basımevleri kuruldu. 1469'da onu Paris'le Fransa izledi.
Budapeşte ilk basımevine 1473'te, Oxford 1479'da kavuştular. Yüzyılın sonlarına
doğru sayısız Avrupa şehirlerindeki atölyelerde her boyutta sayısız "İncil"
basılmaktaydı.
İcat, tanıtılmış, kabul ettirilmişti; iş, bunu mükemmelleştirmeye kalıyordu.
Büyük basımcılar sırayla sahneye girmeye başladılar: 1490'da Aide Manuce,
Venedik'te 1504'te Henri Estienne, Paris'te; 1555'te Christophe Plantin
Anvers'de; 1587'de Louis Elzevir, Leyde'de... Ancak Gutenberg'in kullandığı
"gotik" harfler yerine 1464'te "romen" harfleri; 1500'de de "italik"ler
kullanılmaya başlandı.
Bu büyük icadın paha biçilmez sonuçlarını sayıp dökmeye gerek var mı? İlk ağızda
felsefe eserleri ve kutsal kitaplar yayımlanmış; ucuzluğu ve küçük hacmi
yüzünden herkesin kitap sahibi olabilmesi, böylece her düzeyde ve zekâda insanın
okuyabilmesi, eleştirebilmesi sağlanmıştı. Bu, insanı doruğa yükseltme amacını
güden kendine özgü bir uygarlığın hareket noktası oldu.
KÂĞIT
Basım tekniği, cahillikle mücadelede ve uygarlık yolunda ilerlemede eşsiz bir
silah oldu. Gutenberg'den kırk yıl sonra, Nurenberg'de yirmi dört preslik, yüz
işçinin ve ayrıca 'musahhih'lerle ciltçilerin çalıştığı bir basımevi kuruldu.
Ancak, yeterli miktarda kâğıtla desteklenmemiş olsaydı, bu basımevi kurulamaz ya
da devam edemezdi.
Az önce sözünü ettiğimiz ikinci büyük ilerleme, "kâğıt" tır. Kâğıt da Çin'den
geliyordu ve yeni bir icat değildi.
Eskilerin yazı gereci olarak değişik maddeler denemiş olduklarını biliyoruz.
Mısırlılar "Papirüs" adını verdikleri bir tür kamışın gövdesini kurdele gibi
kesmişler; bunları bizim kontrplakları yapıştırdığımız gibi yapıştırarak uzun
bantlar meydana getirmişler ve üzerlerine hiyeroglif (resim yazısı) yazmışlardı.
Mezopotamyalılar da, kil tabletlerden yararlanırlar, bunların üzerine çivi
yazısı yazarlardı. Çinliler, yazıya önce tahta levhaları oyarak başladılarsa da
giderek kalemi bırakıp fırçayı tercih ettiler. Sonra, sanatçılara özgü bir
incelikle ipekli kumaşlar üzerine "ideogram"lar (bir fikri harflerle değil resim
ya da o düşünceyle ilgili işaretlerle yazma sistemi, ideograf: Bu resim ya da
işaretlerden, biri.) çizmeye başladılar.
Çinlileri yazmak için başka bir madde aramaya yönelten, kullandıkları maddenin
çok pahalı oluşuydu her halde. Öte yandan Uzak Doğu keçenin de vatanıdır ve keçe
yapımı kumaştan önce başlamıştır, öyle ki, üstünde fırçayla yazı yazılmasına
elverişli bir çeşit keçe imal etmeyi düşünmelerine şaşmamak gerekir. Görevine
"Tarım Bakanlığı" diyebileceğimiz Tsay-Lun, 105 yılında bu alandaki
araştırmalar" geniş çapta destekledi. İpek kalıntılarını lime lime ettirip suda
bıraktırdı. Böylece, bir tür hamur elde edildi. Sonra bu sulu hamur, sepetten
yapılmış bir kalburun içine konulup süzüldü. Kalburda kalan lifli madde,
kâğıttı.
Tsay-Lun çalışmaları sürdürdü ve daha ucuz bir hammadde, sözgelişi bambu ya da
incir ağacı denenmeye başlandı; kalbur da geliştirildi. Denemelerin gizli
tutulması emredilmiş olmakla birlikte, bu teknik kısa sürede duyuldu. Bunun
üzerine 751'de Çinli kâğıt işçileri tutuklanıp Semerkant'a sürgün edilince,
orada hammaddesi keten ya da kenevir olan kâğıt imal etmeye başladılar. Bir
çeyrek yüzyıl sonra, kâğıt tekniğinin sırrı Bağdat'ın, sonra da Şam'ın yolunu
tuttu ve buralarda da kâğıt fabrikaları kuruldu. Araplar yoluyla yayılarak Fas'a
ve 1145'te İspanya'ya vardı. Fransa'da ilk "kâğıt değirmeni" 1190'da Herault'da
dönmeye başladı. Bunu ırmak boylarında (Auvergne, Troyes, Floransa) başka
değirmenler izledi.
Avrupalılar, bu alanda büyük yenilikler getirdiler. Hamurlarını tahtadan değil,
keten ve pamuklu kumaşları parça parça ederek elde ediyorlardı. Yazılarını
fırçayla değil, kaz tüyüyle yazdıklarından, elde edilen kâğıdı -direncini
çoğaltmak için- jelatine batırıyorlardı. Bir direnç sayesinde, Gutenberg maden
hurufat pres kullanabilmişti.
Tabii kâğıt, hayvan derisinden yapılan ve çok pahalı olan parşömeni (bu kelime
Bergama şehrinin adından gelmektedir. "Tirşe"de denilir. Bugünkü "parşömen
kâğıdı" ile karıştırılmamalıdır.) hemen gözden düşürdü. Yeni sanayi, basımın
yaygınlaşmasıyla ilerledi. Hem öylesine ilerledi ki, kısa zaman sonra hammadde
sıkıntısı çekilmeye başlandı. Yün işe yaramadığından, mısır kutnusuna (öbür adı
"dimi". Sıkı dokunmuş bir çeşit pamuk bez.) başvurmak gerekti. Ancak öte yandan
halkın bir kısmı zenginleştiğinden, çamaşır ihtiyacı da artmış; bu yüzden
pamuklu kumaşta da büyük imalât artışı olmuştu. Moda, bilimin yaygınlaşmasına
hizmet ediyordu...
|